Sanat hakkında bilgileri bu blogda toplamaya çalışacağım... http://sanatatlasi.blogspot.com/
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mayıs 2012 Cumartesi
11 Nisan 2012 Çarşamba
24 Şubat 2012 Cuma
Oscar 2012- The Artist vs Hugo
Lars Von Trier
Bu sene Oscar ödülleri hakkında
yazmayı düşünmüyordum, çünkü her sene yaptığı gibi tam
anlamıyla asıl hak eden isim yine Oscar törenlerinde yerini
alamadı. Kimden bahsettiğim çok açık tabi ki Lars Von Trier.
Geçen sene İnception filmi ile Christopher Nolan a yapılan
haksızlık, bu senede bence yılın en iyi filmi olan Melankoli ye
yapıldı. Bu fime bir tek Amerikalı film eleştirmenleri hak ettiği değeri vererek yılın en iyi filmi seçtiler. En azından en iyi film dalında aday gösterilmesini
beklediğim Melankoli' nin neden aday gösterilmediğini olayları
takip eden herkesin çok iyi bildiğini biliyorum. Bu seneki iki aday çok güçlü olmasa bu olaya verilecek tepki daha büyük olurdu diye düşünüyorum. Cannes film
festivalinde en iyi film adayı gösterilen Melancholie, Lars Von
Trier in basın toplantısında “I understand Hitler” demesiyle
tam bir skandala dönüşmüştü. Lars Von Trier in ne kadar manyak
bir ruh haline sahip olduğunu ve filmlerininde bu ruh halinden
beslendiğini düşünemeyenler, bu açıklamadan sonra kendisinin
törene katılamayacağını belirtmişlerdi. Şu anda Lars Von Trier
in film yapabilecek gücü kendinde bulması bile bizim için bir
lütuf. Bu olaydan sonra da film yarışmaya devam etmiş, Lars ise
orayı terk etmişti. Oscar ödüllerinde yahudi lobisinin güçlülüğü
ve ısrarları Melankoli filminin yarışın tamamen dışında
kalmasını sağladı. Ama yine de beni bu sene yazmaya teşvik eden
filmler yok değil, bu sene ki yarışta iki film ön plana çıkıyor
bunlardan birisi Hugo(11 dalda aday), blog da daha önce bu filmin incelemesini
yazmıştım, aday gösterileceğini yüzde yüz tahmin ediyordum,
hatta bu film oscarı kesin alır diyordum, fakat Michel Hazanavicius diye bir adam çıktı ve sinema tarihini öyle bir salladı ki bu
bu yazıyı yazmaya beni teşvik eden en önemli sebeplerden biri
olmayı başardı. Berenice Bejo ve Jean Dujardin'in inanılmaz performansları herkesi büyüledi. The Artist filminden bahsediyorum The artist filmi
de bu sene Oscar a on dalda aday gösterildi. Oscar yarışının bu
iki film arasında geçeceğini herkes çok iyi biliyor. Hugo ve The
Artist filmleri sinema tarihine iki farklı açıdan yaklaşan ama
aynı kapıya çıkan iki film olarak gözümüze çarpıyor. Hangisi alırsa alsın üzülmem, ikiside muhteşemdi gerçekten. Hugo
bir kitap uyarlaması, Hugo da usta yönetmen Martin Scorsese in 3
boyutlu ilk filmi özelliğini taşıyor ama film sinema tarihine
özellikle Georges Melies'in hayatına ışık tutuyor ve zaman
kavramını müthiş bir incelikle işliyor. The Artist de ise yine
bir sinema tarihi özlemi ve saygı duruşu var. Fakat son
teknolojiyi kullanmak yerine burada tam tersi tercih edilmiş, sessiz
bir film The Artist ve aslında bize birşeyleri anlatmanın ve
birbirimizi anlamamızın çok da zor olmadığını gösteriyor ve
yine aynı zamanda sinema tarihinin büyük ustalarına müthiş bir
başyapıt adanıyor adeta. Bu iki film arasındaki yarış, sinema
tarihine bakışları açısından çok anlamlı bir hale geliyor.
Belki de uzun yıllardır bu kadar anlamlı ve hoş duygularla bir
Oscar töreni izlememiştik. Yine çok iyi çok güçlü filmler
Oscar a aday olsa da bu iki film yanında onların pek fazla şanslı
olduğunu söylemek zor.
En iyi film adaylarının sayısı bu sene dokuz olarak belirlendi. Bu sene ki bütün adaylara burayı tıklayarak
göz atabilirsiniz. Bu sene geçen seneki gibi bütün filmleri
sinemada izleme şansını elde edemedik birazdan George Clooney'in
oynadığı çok övülen The Descendants' a gidicem bakalım,
Oscardan önce izleyeceğimiz bu son aday nasılmış? Geçen sene
Oscar a aday filmleri şu anda askerden olan Çağatay kardeşimle
izlemiştik harikaydı gerçekten, Black Swan dan çıkışımızı
hatırlıyorum, bu yazıyı yazmamın asıl sebebi olan yine askerde
olan Tuğrul kardeşim ile de bugün konuştum o da geçen sene
yazdığın gibi yaz dedi bana, bu yazıyı da yazmama sebep olan
kendisidir. Bu yazıyı şu anda askerde olan bu iki kardeşime
adıyorum o zaman, gelin artık...
28 Ocak 2012 Cumartesi
19 Ocak 2012 Perşembe
Melankoli- Lars Von Trier
4 Aralık 2011 Pazar
11 Haziran 2011 Cumartesi
"Kaç Baba Kaç" Tiyatro Oyunu- ANKÜ Koleji
Bugün, yaz tatilime cok guzel bir baslangic yaptim, diyebilirim. İstedigim Tiyatro oyunlarını,sinema filmlerini izleyemedigim final donemimden sonra, tatilimin ilk günü Ankara Üniversitesi Gelistirme Vakfi Ozel Okullarinin lise ogrencilerinin yil sonu gösterileri cercevesinde sergiledikleri, bilim projelerini tanima(cok ayrintili olmasada sadece bir odul toreni, kesinlikle bu konunun üzerinde cok daha fazla durulabilirdi), ve ayni öğrencilerin sahneye koydugu muthis bir tiyatro oyununu seyretme imkani buldum. Daha lise caginin baslarinda olan bu insanlarin, bu gece bana yasattiklari guzel anlar icin hepsine cok tesekkur ediyorum, hicbir tiyatro egitimi almamis, sadece zevk icin bu isi yapan bu genclerin performansı beni oylesine etkiledi ki gece su anda saat 2:00 sularinda bu yazıyı bana yazmam gerektigini diretip duruyor.
Herseyi bir yana bırakıp bu oyunla ilgili, sanki herhangi bir Devlet Tiyatrosu Sahnesinde izledigim bir oyun, ya da profesyonel tiyatro oyuncularinin oynadigi özel bir oyunu izlemis birisi gibi fikirlerimi açıkca iyisi ile kötüsü ile size anlatmak istiyorum.
İlk olarak sergilenen oyunu secen egitimci ya da egitimciler, kimler ise o kadar yerinde bir oyun secimi yapmislar ki , oynayan oyuncularin her biri rollerine tam olarak oturmus, bu secim sanildigi kadar kolay degil, cunku oyunu izlerken edindigim izlenim, bu secimi yapan kisi ya da kisilerin oyunu sahnede sergileyecek ogrencilerin psikolojilerine, insan iliskilerine, oyuncularin(ogrencilerin) duygu-durumlarina buyuk olcude hakim olan, oyunculari iyi bir sekilde analiz edebilmis bir ya da bir kac kisinin bu iste parmagi oldugu sonucuna goturdu beni...
Oyunu izlemeye baslamadan once, oyun yazarinin kim oldugu ve oyunun icerigiyle ilgili hic bir bilgim yoktu, acikcasi girdim salona oturdum ve sadece seyrettim, ama gercekten cok dikkatli bir sekilde seyrettim ki bu yaziyi yazma ihtiyaci duydum. Oyun ilk andan itibaren beni tamamen icine cekti, acikcasi biraz bekledim, sasirdim ilk baslarda hatta kendi kendime birazda gıcık oldum, bende oynarim ne var filan demeye basladim, oyuna o kadar iyi basladilar ve yaklasik 30-35 dakika o kadar inanilmaz bir performans sergilediler ki kusursuz yazılmış bir oyunu kusursuz oynayan profesyoneller vardi karşımda, o dakikadan sonra daha da dikkatli izlemeye basladim, resmen bir hata açık aradım, ilk perdede kusur yok denecek kadar azdı, tabi bu benim nacizane görüşüm, ben mi fazla birşey beklemedim acaba bu gençlerden dedim ama yok yani ortam öyle bir ortam ki zaten her an moddan cikabileceginiz, velilerle dolu oyuncularin gozlerine patir patir flas patlatan tiplerle dolu bir salon, bu ortamda oyun beni içine çektiyse zaten bi acayiplik de orda... Kisacasi ilk perdede mükemmele yakın bir performans, ikinci perdede cok ciddi bir yorgunluga rağmen yine de çok iyiye yakın bir performans, özellikle öne cikan bir iki karakter vardi ki zaten oyunu alip goturduler. İstesede kimse dusuremezdi o saatten sonra oyunu... Oyunun yazari hakkinda biraz bilgi vermek ve oyunun konusuna da biraz deginmek istiyorum.
Oyunu yazan Ray Cooney , güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve mimiklerden çıkaran bir yazar, oyunlarında düşünceden çok daha farkli bir sekilde izleyicilerin gozunde tepkiler uyandirmak istiyor ve bunu da göze ve duyulara yönlendirerek yapiyor. Oyunlarinin icinde de vurguyu, kişiyi karikatürize bir bicimde yansitarak ve olayları birazda alayci bir sekilde anlatarak elde etmeye calisiyormus.(Sahnedeki genclerin bunlari okumadigina eminim harika olan da o zaten, ama iyi yazilmis bir oyun oldugu ilk andan belli , bunu da belirtmezsem biraz durumu fazla abartmis olurum).Ray Cooney'in bu izledigim oyunu da Turkiyede “Kaç Baba Kaç” başlıgi ile bir kac kere sergilenmis ve olumlu yorumlar almis.
Oyunun konusundan biraz bahsetmem gerekirse, Bir Nöroloji Konferansı'nın açılışında David adinda bir Doktor konusma yapacaktır, bu konuşma çok önemlidir çünkü eğer iyi bir konuşma olursa rektörlük yolunda onemli bir adim atmis olacaktir. Doktorların bir istirahat odasi var ve oyunda zaten bu odada geciyor. Doktorlar burada calisirken beklenmedik bir ziyaretçi gelir: 18 yıl önce bu hastanede çalışan ve David'in ilişki yaşadığı hemşire. Hemşirenin David'e bir süprizi vardır, yıllar önce yaşadıkları ilişkiden bir çocuklari olmuştur, o çocuk şu anda babasını görmek üzere hastanededir, çocuğun peşinde ise içkili ve ehliyetsiz araba kullandığı ve hız yaptığı için bir dedektif polis vardır. Durumu kurtarmak ve bir an önce konferansta yapacağı konuşmaya konsantre olmak isteyen David'in söylediği tüm yalanlar işleri biraz daha karıştırmaktadır. Tüm bu karışıklıkta tek yardımcısı ise eski dostu Ted'dir. Başhemşire, rektör, Ted'in annesi, David'in eşi, bevliye doktoru, genç bir hemşire ve bunamış yaşlı bir hastanın da katılımı ile birlikte içinden çıkılmaz bir hal alan bir oyun var karsimizda... Oyunun temposu o kadar yuksekti ve oyunun suresi o kadar uzundu ki bu isin altindan kalkmak gercekten cok zor. Oyunda her dakika bir aksiyon, her saniye bitmek tukenmek bilmeyen bir tempoyla ilerleyen dialoglar var , sahnedeki oyuncular yorulmadi ben yoruldum resmen, surekli oyuncular demek istiyorum cunku gercek birer oyuncuydu sahnedekiler lise bir ögrencileri filan degil, keske bir kere daha bu oyunu izleme fırsatımız olsada size gidin arkadas su oyunu bir seyredin diyebilsem, ama korkarim ki boyle bir sansimiz yok, aslinda cok rahat pazarlanabilecek bir oyun, bu kadar calisma ve muthis performans tek bir gosterimle sinirli kalmamali Turkiye'nin her yerinde sahnelenmeli bu genclerin performansi diye düşünüyorum.
Daha fazla, daha fazla yazmak isterim bu genc oyuncularin muthis performansi icin ama saat 3:00 i gecti ve bahar alerjimde beni rahat birakmiyor, tekrar ve tekrar bugun gercekten beni gulduren bana guzel bir gun yasatan, davranis bicimleriyle, hayata bakis acilari ile bana cok sey kattiklarini dusundugum bu lise cagindaki genclerin (bir kacini tanirim bu oyuncularin :) ) oynadigi guzel bir oyunu bana izleme firsati veren herkese cok tesekkur ederim...
Oyuncu Kadrosu
Tunahan Tetik: David
Doruk Kaptan: Ted
Ali Ozan Şahaner: Bill
Cemre Dinçer: Rosemary
Beste Parşatır: Leslie
Elif Ulutaş: Baş Hemşire
Esra Ilıcan: Ted'in Annesi
Köklem Seren: Jane
Can Sürücüoğlu: Komiser
İlgin Aras: Hemşire
Bulut Aygüneş: Mike
Efe Seyitoğlu: Rektör
Herseyi bir yana bırakıp bu oyunla ilgili, sanki herhangi bir Devlet Tiyatrosu Sahnesinde izledigim bir oyun, ya da profesyonel tiyatro oyuncularinin oynadigi özel bir oyunu izlemis birisi gibi fikirlerimi açıkca iyisi ile kötüsü ile size anlatmak istiyorum.
İlk olarak sergilenen oyunu secen egitimci ya da egitimciler, kimler ise o kadar yerinde bir oyun secimi yapmislar ki , oynayan oyuncularin her biri rollerine tam olarak oturmus, bu secim sanildigi kadar kolay degil, cunku oyunu izlerken edindigim izlenim, bu secimi yapan kisi ya da kisilerin oyunu sahnede sergileyecek ogrencilerin psikolojilerine, insan iliskilerine, oyuncularin(ogrencilerin) duygu-durumlarina buyuk olcude hakim olan, oyunculari iyi bir sekilde analiz edebilmis bir ya da bir kac kisinin bu iste parmagi oldugu sonucuna goturdu beni...
Oyunu izlemeye baslamadan once, oyun yazarinin kim oldugu ve oyunun icerigiyle ilgili hic bir bilgim yoktu, acikcasi girdim salona oturdum ve sadece seyrettim, ama gercekten cok dikkatli bir sekilde seyrettim ki bu yaziyi yazma ihtiyaci duydum. Oyun ilk andan itibaren beni tamamen icine cekti, acikcasi biraz bekledim, sasirdim ilk baslarda hatta kendi kendime birazda gıcık oldum, bende oynarim ne var filan demeye basladim, oyuna o kadar iyi basladilar ve yaklasik 30-35 dakika o kadar inanilmaz bir performans sergilediler ki kusursuz yazılmış bir oyunu kusursuz oynayan profesyoneller vardi karşımda, o dakikadan sonra daha da dikkatli izlemeye basladim, resmen bir hata açık aradım, ilk perdede kusur yok denecek kadar azdı, tabi bu benim nacizane görüşüm, ben mi fazla birşey beklemedim acaba bu gençlerden dedim ama yok yani ortam öyle bir ortam ki zaten her an moddan cikabileceginiz, velilerle dolu oyuncularin gozlerine patir patir flas patlatan tiplerle dolu bir salon, bu ortamda oyun beni içine çektiyse zaten bi acayiplik de orda... Kisacasi ilk perdede mükemmele yakın bir performans, ikinci perdede cok ciddi bir yorgunluga rağmen yine de çok iyiye yakın bir performans, özellikle öne cikan bir iki karakter vardi ki zaten oyunu alip goturduler. İstesede kimse dusuremezdi o saatten sonra oyunu... Oyunun yazari hakkinda biraz bilgi vermek ve oyunun konusuna da biraz deginmek istiyorum.
Oyunu yazan Ray Cooney , güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve mimiklerden çıkaran bir yazar, oyunlarında düşünceden çok daha farkli bir sekilde izleyicilerin gozunde tepkiler uyandirmak istiyor ve bunu da göze ve duyulara yönlendirerek yapiyor. Oyunlarinin icinde de vurguyu, kişiyi karikatürize bir bicimde yansitarak ve olayları birazda alayci bir sekilde anlatarak elde etmeye calisiyormus.(Sahnedeki genclerin bunlari okumadigina eminim harika olan da o zaten, ama iyi yazilmis bir oyun oldugu ilk andan belli , bunu da belirtmezsem biraz durumu fazla abartmis olurum).Ray Cooney'in bu izledigim oyunu da Turkiyede “Kaç Baba Kaç” başlıgi ile bir kac kere sergilenmis ve olumlu yorumlar almis.
Oyunun konusundan biraz bahsetmem gerekirse, Bir Nöroloji Konferansı'nın açılışında David adinda bir Doktor konusma yapacaktır, bu konuşma çok önemlidir çünkü eğer iyi bir konuşma olursa rektörlük yolunda onemli bir adim atmis olacaktir. Doktorların bir istirahat odasi var ve oyunda zaten bu odada geciyor. Doktorlar burada calisirken beklenmedik bir ziyaretçi gelir: 18 yıl önce bu hastanede çalışan ve David'in ilişki yaşadığı hemşire. Hemşirenin David'e bir süprizi vardır, yıllar önce yaşadıkları ilişkiden bir çocuklari olmuştur, o çocuk şu anda babasını görmek üzere hastanededir, çocuğun peşinde ise içkili ve ehliyetsiz araba kullandığı ve hız yaptığı için bir dedektif polis vardır. Durumu kurtarmak ve bir an önce konferansta yapacağı konuşmaya konsantre olmak isteyen David'in söylediği tüm yalanlar işleri biraz daha karıştırmaktadır. Tüm bu karışıklıkta tek yardımcısı ise eski dostu Ted'dir. Başhemşire, rektör, Ted'in annesi, David'in eşi, bevliye doktoru, genç bir hemşire ve bunamış yaşlı bir hastanın da katılımı ile birlikte içinden çıkılmaz bir hal alan bir oyun var karsimizda... Oyunun temposu o kadar yuksekti ve oyunun suresi o kadar uzundu ki bu isin altindan kalkmak gercekten cok zor. Oyunda her dakika bir aksiyon, her saniye bitmek tukenmek bilmeyen bir tempoyla ilerleyen dialoglar var , sahnedeki oyuncular yorulmadi ben yoruldum resmen, surekli oyuncular demek istiyorum cunku gercek birer oyuncuydu sahnedekiler lise bir ögrencileri filan degil, keske bir kere daha bu oyunu izleme fırsatımız olsada size gidin arkadas su oyunu bir seyredin diyebilsem, ama korkarim ki boyle bir sansimiz yok, aslinda cok rahat pazarlanabilecek bir oyun, bu kadar calisma ve muthis performans tek bir gosterimle sinirli kalmamali Turkiye'nin her yerinde sahnelenmeli bu genclerin performansi diye düşünüyorum.
Daha fazla, daha fazla yazmak isterim bu genc oyuncularin muthis performansi icin ama saat 3:00 i gecti ve bahar alerjimde beni rahat birakmiyor, tekrar ve tekrar bugun gercekten beni gulduren bana guzel bir gun yasatan, davranis bicimleriyle, hayata bakis acilari ile bana cok sey kattiklarini dusundugum bu lise cagindaki genclerin (bir kacini tanirim bu oyuncularin :) ) oynadigi guzel bir oyunu bana izleme firsati veren herkese cok tesekkur ederim...
Oyuncu Kadrosu
Tunahan Tetik: David
Doruk Kaptan: Ted
Ali Ozan Şahaner: Bill
Cemre Dinçer: Rosemary
Beste Parşatır: Leslie
Elif Ulutaş: Baş Hemşire
Esra Ilıcan: Ted'in Annesi
Köklem Seren: Jane
Can Sürücüoğlu: Komiser
İlgin Aras: Hemşire
Bulut Aygüneş: Mike
Efe Seyitoğlu: Rektör
28 Şubat 2011 Pazartesi
Black Swan ve Oscar Ödülleri
Evet, bir Oscar gecesini daha geride bıraktık. 83. Oscar ödüllerinde herkesin beklediği gibi heykelciği almasına kesin gözüyle bakılan adaylar bir bir ödüllerine kavuştular. Dün geceki töreni iki genç ismin sunacak olması beni heyecanlandırmıştı açıkcası, fakat beklediğimi bulamadığımı söyleyebilirim. Sıkıcı bir sunum ve değişikliklerle karşılaşmadığımız çok sıradan bir Oscar törenini geride bıraktığımızı söylemek zorundayım. Çok fazla gişe hasılatı yapmayan filmlerin birbirleriyle yarıştığı bu törende aslında pek bir yarış olduğu da söylenemez, beklendiği gibi The King's Speech filmi en iyi yönetmen ve en iyi film dallarında rahat bir şekilde Oscar heykelciğine uzandı. Peki bu zaferi bu kadar rekabetten uzaklaştıran sebepler neydi, açıkcası ben birbirine yakın olduğunu düşündüğüm bu kadar film arasından The King's Speech filminin bu kadar rahat sıyrılmasına pek bir anlam veremedim. Oscar adayı filmlerin hepsini sinemada seyretmiş bir kişi olarak söylemem gerekirse, daha önce de söylediğim gibi İnception filmi ve Christopher Nolan' a yapılmış haksızlık benim hafızamda her zaman bir yerde duracak orası kesin. Tek kelimeyle bir başyapıt olan İnception filmine en iyi görsel efekt, ses miksajı gibi teknik dallarda ödüller verilmesini kesinlikle yeterli bulmadığımı tekrar tekrar söylüyorum. The King's Speech gerçekten çok güzel bir filmdi, orası kesin Collin Firth'ün performansı Oscar'ı hakedecek cinsten bir performanstı ona da kimsenin bir itirazı olamaz, fakat Oscar adayı filmler arasında bir iki tanesi için özel bir yer açmak istiyorum. İnception'ı ayırarak baktığımda geriye kalan 9 film arasında beni en çok sarsan film olan Black Swan hakkında biraz bir şeyler söylemessem içim rahat etmeyecek, Oscar ödül törenine bir kaç saat kala sinemada izleme fırsatı bulduğum Black Swan'ı iyi ki sona bırakmışım dedim, benim için aday filmler maratonumda öyle bir kapanışa imza attı ki etkisinden çok zor kurtulacağıma eminim.
Black Swan filmi Oscar ödüllerinden bir gün önce Abd bağımsız oscarları olarak tanımlanan Spirit ödülerine damgasını vurmuştu. En iyi film. en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu ve en iyi sinematografi dallarında ödüllere layık görülmüştü. Black Swan'ın yönetmeni Darren Aranofsky'nin Requiem For A Dream filmiyle sinema dünyasına bıraktığı başyapıtından sonra Black Swan'da en az onun kadar etkileyici ve vurucu bir film olmuş diyebilirim. Anlatmak istediğini o kadar korkusuz ve kusursuzca aktarabilen bir yönetmen ki Aranofsky, Black Swan'da artık bu son noktaya ulaşmış. Lars Von Trier ve Aranofsky tarzı, vermek istediği mesajı çekinmeden sert bir şekilde veren yönetmenlere bağımsız film eleştirmenlerinden ziyade Akademi üyelerinin de hak ettikleri değeri vermelerinin zamanı artık geldi ve geçiyor. Black Swan gibi bir harikanın Akademi tarafından sadece bir ödüle layık görülmesi de beni en az İnception kadar üzdü diyebilirim. Zaten Natalie Portman'a da o performansıyla ödül vermese Akademi artık güvenilirliğini tamamen yitirirdi. Natalie Portman aldığı heykelciği kesinlikle Aranofsky'e borçlu bunu kendisi de çok iyi biliyor.
Black Swan' ın konusuna kısaca değinmem gerekirse, Nina(Natalie Portman) New York da yaşayan bir balerindir, annesi de eski ve çok hırslı bir balerin olan Nina, oyun yönetmeni ve bir dansçı olan Thomas Leroy 'un yeni sezonda Kuğu Gölü adlı temsili yeni bir yorum ile hayata geçirmesi ile bu oyunda yer alma yarışının içinde kendini bulur. Oyunda yönetmenin istediği rolü oynaması gereken kişinin saf ve zarif beyaz kuğu ile şehvetin temsilcisi siyah kuğuyu beraber canlandırması gerekmektedir. Nina beyaz kuğu performansı ile izleyenleri büyülemektedir fakat şehvet Nina'nın içinde öyle hapsolmuştur ki... Bazı anlar vardır yaşanmadan anlaşılmaz işte Black Swan'da o anlardan biri konuya fazla takılmayın ve sadece izleyin. Bu filmden etkilenmemek mümkün değil.
Filmin konusu, müzikleri, yönetmenlik her şey kusursuza yakın diyebilirim. Bu filmi özellikle sinemada izlemenizi öneriyorum. Evde izlemeye kalkarsanız filmin sizde uyandıracağı etkinin şiddeti oldukça azalacaktır.
Black Swan filmi Oscar ödüllerinden bir gün önce Abd bağımsız oscarları olarak tanımlanan Spirit ödülerine damgasını vurmuştu. En iyi film. en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu ve en iyi sinematografi dallarında ödüllere layık görülmüştü. Black Swan'ın yönetmeni Darren Aranofsky'nin Requiem For A Dream filmiyle sinema dünyasına bıraktığı başyapıtından sonra Black Swan'da en az onun kadar etkileyici ve vurucu bir film olmuş diyebilirim. Anlatmak istediğini o kadar korkusuz ve kusursuzca aktarabilen bir yönetmen ki Aranofsky, Black Swan'da artık bu son noktaya ulaşmış. Lars Von Trier ve Aranofsky tarzı, vermek istediği mesajı çekinmeden sert bir şekilde veren yönetmenlere bağımsız film eleştirmenlerinden ziyade Akademi üyelerinin de hak ettikleri değeri vermelerinin zamanı artık geldi ve geçiyor. Black Swan gibi bir harikanın Akademi tarafından sadece bir ödüle layık görülmesi de beni en az İnception kadar üzdü diyebilirim. Zaten Natalie Portman'a da o performansıyla ödül vermese Akademi artık güvenilirliğini tamamen yitirirdi. Natalie Portman aldığı heykelciği kesinlikle Aranofsky'e borçlu bunu kendisi de çok iyi biliyor.
Black Swan' ın konusuna kısaca değinmem gerekirse, Nina(Natalie Portman) New York da yaşayan bir balerindir, annesi de eski ve çok hırslı bir balerin olan Nina, oyun yönetmeni ve bir dansçı olan Thomas Leroy 'un yeni sezonda Kuğu Gölü adlı temsili yeni bir yorum ile hayata geçirmesi ile bu oyunda yer alma yarışının içinde kendini bulur. Oyunda yönetmenin istediği rolü oynaması gereken kişinin saf ve zarif beyaz kuğu ile şehvetin temsilcisi siyah kuğuyu beraber canlandırması gerekmektedir. Nina beyaz kuğu performansı ile izleyenleri büyülemektedir fakat şehvet Nina'nın içinde öyle hapsolmuştur ki... Bazı anlar vardır yaşanmadan anlaşılmaz işte Black Swan'da o anlardan biri konuya fazla takılmayın ve sadece izleyin. Bu filmden etkilenmemek mümkün değil.
Filmin konusu, müzikleri, yönetmenlik her şey kusursuza yakın diyebilirim. Bu filmi özellikle sinemada izlemenizi öneriyorum. Evde izlemeye kalkarsanız filmin sizde uyandıracağı etkinin şiddeti oldukça azalacaktır.
24 Şubat 2011 Perşembe
127 Hours- 6 Dalda Oscar Adayı
Bildiğiniz gibi pazar gecesi Oscar ödülleri sahiplerini bulacak. Oscar ödüllerine aday filmlerin çoğunun ödül töreninden önce ülkemizde gösterime girmesi de sinema severleri benim kadar mutlu etmiştir diye düşünüyorum. Bu sene Oscar ödüllerinde diğer yıllara nazaran bir değişikliğe gidildi ve en iyi film dalında 10 film aday gösterildi. Bu filmler İnception, True Grit, The Social Network, King's Speech, Winter's Bone, The Fighter, Toy Story 3, 127 Hours, Black Swan, The Kids Are All Right olarak belirlendi. Bu filmlerden İnception ve Toy Story 3 ü bir kaç ay önce sinemalarda izleme fırsatı bulduk. Diğer adaylar ise Oscar Ödülleri yaklaştıkça ülkemizde vizyona girmeye başladı ve son haftalarda müthiş bir sinema şöleni yaşıyoruz diyebilirim.2 Hafta önce vizyona giren The Fighter filmi sonraki hafta King's Speech ve 127 Hours ile devam eden bu şölene bu 25 Şubatta Black Swan da katılacak. Cohen kardeşlerin True Grit'i, Winter's Bone ve The Kids Are All Right filmleri ise İfİstanbul film festivali sayesinde izleyicilerle Oscar öncesinde buluşturuldu. Oscar heykelciliğine çoğu dalda kimlerin ulaşacağı hemen hemen belli iken, en iyi film dalında kimin galip geleceği tartışılır durumda, The Dark Knight ile adından fazlasıyla söz ettiren Christopher Nolan'ın bu seneki muhteşem başyapıtı İnception diğer filmlere göre çok fazla ön planda tutulması gerekirken Akademi yine bir sürpriz kararla Christopher Nolan'ı en iyi yönetmen dalında aday göstermedi. (Bu da ne demek oluyor en iyi film dalında ödülü almasının imkansızlaşması, çünkü tarihte tek bir örneği var.). Bu bir tek bende mi şok etkisi yarattı tam bilemiyorum ama Akademinin aklının başında olmadığı şüphelenilmeyecek bir gerçek. İnception filmine ve Christopher Nolan'a yapılşmış ve yapılacak olan haksızlıkları şimdiden kınıyorum ve bu senenin oscarını sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan İNCEPTİON'a veriyorum. Oscar ödül törenleri öncesi izlemenizi şiddetle önereceğim performanslardan birisi de en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında aday gösterilen Christian Bale, The Fighter filmindeki performansı gerçekten muhteşem... İzleme fırsatı buldugum filmlerden King's Speech 12 dalda aday gösterildi ve çok güzel bir film olduğunu söyleyebilirim. En iyi film dalında ve erkek oyuncu dalında da heykelciği almasına kesin gözüyle bakılıyor. The Social Network'de Altın Küre sahibi oldu, David Fincher yine müthiş bir filme imza atmış diyebilirim, kendisi oscar ödüllerine de damgasını vurabilir.
Aslında bu satırlara başlarken aklımda sadece 127 Hours filmi hakkında düşüncelerimi paylaşmak vardı ama diğer filmlere de bir değinmek istedim. Evet şimdi gelelim 127 Hours, kendisi de bu sene 6 dalda Oscar'a aday gösterildi. Diğer adaylara göre biraz zayıf görünmesi beni de filme girmeden önce etkilemişti açıkcası fakat filmden çıkınca ilk söylediğim beklediğimden çok çok iyiydi oldu. Salonun kapısından dışarı adımımı attığımda hafifçe suratıma vuran bir esinti ve sinemadan çıkan bir insan yığını görmek beni o kadar rahatlattı ki film de işte tam orda benim için amacına ulaşmış oldu. Film bir dağcının yaşadığı gerçek bir hikayeyi konu alıyor. Aron Ralston adında bir dağcı Utah yakınlarında bir kanyonda bir kaya parçasının arasına sıkışıyor ve 5 gün orada kalıyor. Film bu genç adamın yaşadığı inanılmaz hikayeyi bizlere müthiş bir şekilde yansıtıyor. İlk dakikadan filmin içine öyle bir girdim ki kafamda o durumdan nasıl kurtulabilirim diye inanılmaz bir beyin fırtınası yaşamama sebep oldu. Slumdog Millionaire filmi ile Oscar kazanan Danny Boyle bu filmde de yeteneklerini müthiş bir şekilde bize gösteriyor. Film benim için kayanın arasında sıkışan bir dağcının kurtulma çabalarını izlediğim bir film halini alacakken filmin içine serpiştirilmiş flashbackler filmin konusunu ve anlatmak istediğini tamamen üst bir boyuta taşıyor ve ben işte tam da orada yalnızlığı ve insanlardan şikayet edişimizi, yalnız kalma isteğimizi ve bencilliklerimizi sorgulamaya başladım, daha doğrusu film bunu yaptırıyor insana, spoiler vermemek için şu anda çok büyük bir uğraş veriyorum, filmi şiddetle tavsiye ediyorum. Bunu gerçek ama sıkıcı bir ölüm kalım savaşı olarak değil; yalnız kalma isteğimiz, toplu halde yaşamamızın bize verdiği rahatlık ve güven duygusu, bencillik gibi kavramları ön plana çıkararak izlemenizde yarar var...
Yarın yine bir sinema günü olacak bakalım Black Swan nasılmış yani Natalie Portman... :)
Aslında bu satırlara başlarken aklımda sadece 127 Hours filmi hakkında düşüncelerimi paylaşmak vardı ama diğer filmlere de bir değinmek istedim. Evet şimdi gelelim 127 Hours, kendisi de bu sene 6 dalda Oscar'a aday gösterildi. Diğer adaylara göre biraz zayıf görünmesi beni de filme girmeden önce etkilemişti açıkcası fakat filmden çıkınca ilk söylediğim beklediğimden çok çok iyiydi oldu. Salonun kapısından dışarı adımımı attığımda hafifçe suratıma vuran bir esinti ve sinemadan çıkan bir insan yığını görmek beni o kadar rahatlattı ki film de işte tam orda benim için amacına ulaşmış oldu. Film bir dağcının yaşadığı gerçek bir hikayeyi konu alıyor. Aron Ralston adında bir dağcı Utah yakınlarında bir kanyonda bir kaya parçasının arasına sıkışıyor ve 5 gün orada kalıyor. Film bu genç adamın yaşadığı inanılmaz hikayeyi bizlere müthiş bir şekilde yansıtıyor. İlk dakikadan filmin içine öyle bir girdim ki kafamda o durumdan nasıl kurtulabilirim diye inanılmaz bir beyin fırtınası yaşamama sebep oldu. Slumdog Millionaire filmi ile Oscar kazanan Danny Boyle bu filmde de yeteneklerini müthiş bir şekilde bize gösteriyor. Film benim için kayanın arasında sıkışan bir dağcının kurtulma çabalarını izlediğim bir film halini alacakken filmin içine serpiştirilmiş flashbackler filmin konusunu ve anlatmak istediğini tamamen üst bir boyuta taşıyor ve ben işte tam da orada yalnızlığı ve insanlardan şikayet edişimizi, yalnız kalma isteğimizi ve bencilliklerimizi sorgulamaya başladım, daha doğrusu film bunu yaptırıyor insana, spoiler vermemek için şu anda çok büyük bir uğraş veriyorum, filmi şiddetle tavsiye ediyorum. Bunu gerçek ama sıkıcı bir ölüm kalım savaşı olarak değil; yalnız kalma isteğimiz, toplu halde yaşamamızın bize verdiği rahatlık ve güven duygusu, bencillik gibi kavramları ön plana çıkararak izlemenizde yarar var...
Yarın yine bir sinema günü olacak bakalım Black Swan nasılmış yani Natalie Portman... :)
17 Ocak 2011 Pazartesi
Film Analizleri- Av Mevsimi
Film analizleri bölümüne yapılan bütün katkılar Cenk Turgut' a aittir. Kendisi, küçüklüğünden beri sinema hayranı olan ve çektiği kısa filmlerle yurtdışında ve Türkiye' de bir çok yarışmada dereceye girmiş, gelecek vadeden bir yönetmendir. Bana "bir film nasıl izlenir" i öğreten kuzenime bu bölüme yapacağı katkılardan dolayı şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.
Not: Bu bölümde yayınlanacak incelemeler, filmler hakkında spoiler içerebilir.
AV MEVSİMİ
Av Mevsimi, Eşkiya ve Gönül Yarası gibi son dönem türk sinemasının başyapıtları arasında sayabileceğimiz filmlerin usta yönetmeni Yavuz Turgul’un son filmi.
Aynı zamanda sinemamızın en ciddi polisiye denemelerinden.
Filmin yönetmeninden sonraki en büyük artısı oyuncu kadrosu.Usta aktörler Şener Şen,Çetin Tekindor ve belki de “Hokkabaz”daki rolü ile birlikte bugüne kadar ki en güçlü drama performansını ortaya koyan Cem Yılmaz başlı başına filmi izleme sebebi.
Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; fakir bir ailenin varoşlarda yaşayan Pamuk adlı genç kızlarının öldürülmesinin arkasında yatan gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan bir grup polisin yaşadıkları ve bunların özel hayatlarına olan yansıması çerçevesinde kuruyor öyküsünü yazar-yönetmen Turgul.
Şener Şen emekli olmak için gün sayan cinayet masasının başı Ferman’ı canlandırıyor.İşindeki başarısından dolayı “Avcı” diyorlar ona.Ferman’ın hayatında işinin yanında bir de hasta bir karısı var.Ferman’ın yetiştirdiği İdris(Cem Yılmaz) onun sağ kolu.İdris Ferman’ı bir idol ve aynı zamanda bir baba gibi görüyor.Çaylak polis denebilecek Hasan(Okan Yalabık) ise evleneceği kız ile işi arasında kalmış bir genç.Pamuk’un cinayetini aydınlatma yolunda geçen her gün, bu üç karakterin hayatını derinden etkiler bir hal alıyor ve zamanla bir saplantıya dönüşüyor. Karakterler için, bu bir işten öte kişisel bir savaşa dönüşüyor. Özellikle İdris karakterini canlandıran Cem Yılmaz -ki onu filmde daha çok deli adıyla çağırıyorlar – saf ve hırçın Karadeniz erkeği tiplemesinde döktürüyor. Eski karısına hala aşık İdris. Ama bir türlü kendinden ödün veremediğinden ve öfkesini dizginleyemediğinden onu geri kazanamıyor. Şöyle bir sahne var filmde; İdris bir akşam, aralarında ilişki olduğundan şüphelendiği karısı ve Patronu’nu takip ediyor. Adamın eski eşinin evinden çıktığını görüyor İdris ve büyük bir öfke ile silahına sarılıp kapıya dayanıyor.O Karadeniz erkeğinin bir anda alevlenen hırçınlığı ile kafasına koyuyor eski karısını öldürmeyi.Tam bu sırada elektriklerler kesiliyor.Kadın İdris’e yaklaşıyor ve karanlıktan hep nasıl korktuğunu anlatıyor.İdris’in öfkesi bir anda yok oluyor ve bütün saflığı ile karısının hala kendisine aşık olduğunu düşünerek sarılıyor ona. Beş dakika önce evden çıkan adamı, oraya niye geldiğini unutuyor.Bunun gibi birçok sahnede karakterlerin iç dünyasına yapılan yolculuklar ve yansımaları var.Hasan’ın müstakbel kayınpederi ile yemek yediği sahne,İdris’in Hayde şarkısını tüm içtenliğiyle söylediği sahne ve Çetin Tekindor’un canlandırdığı büyük iş adamı Battal’ın, her şeye sahip olmanın bile bazı çözümlere yetmemesini kabullenmek zorunda kaldığı sahne gibi… Zaman zaman duyulan,öldürülen Pamuk’un iç sesi oldukça etkileyici olmuş.
Karakterlerin işin peşini bir türlü bırakamaması, bu tür insanların hayatlarında başka hiçbir şeye yer verememesi,oluşan saplantı duygusu,içlerinde bulundukları piskoloji çok başarılı bir şekilde yansıtılmış.Hasan’ın polisliği bırakması karşılığında, çok rahat bir hayat teklifi sunan Kayınpederi’ne evet demek için yaşadığı tereddüt, idris’in olayı açıklığa kavuşturmak için bir anlamda kendini feda edişi bunun en iyi örneklerinden.
Tabi filmin görüntü yönetimi için de ayrı bir paragraf açmak gerek. Özellikle giriş sahnesindeki nehir görüntüleri dudak uçuklatacak cinsten.Zaten genel olarak teknik açıdan çok başarılı bir yapım var karşımızda.Müzik kullanımı da çok yerinde ve etkileyici.
Böbrek nakli, maddi sıkıntı ve aile baskısı gibi toplumsal olaylara da ışık tutan film, olay örgüsü ve kurgu bakımından çok etkileyici olmasa da yukarda saydığımız artıları için izlenmeye değer bir yapım. olmuş.Ayrıca türünün en ciddi örneklerinden biri ve peşinden gelecek yapımlara ışık tutup,cesaret verecektir.
Yazar: Cenk Turgut
Not: Bu bölümde yayınlanacak incelemeler, filmler hakkında spoiler içerebilir.
AV MEVSİMİ
Av Mevsimi, Eşkiya ve Gönül Yarası gibi son dönem türk sinemasının başyapıtları arasında sayabileceğimiz filmlerin usta yönetmeni Yavuz Turgul’un son filmi.
Aynı zamanda sinemamızın en ciddi polisiye denemelerinden.
Filmin yönetmeninden sonraki en büyük artısı oyuncu kadrosu.Usta aktörler Şener Şen,Çetin Tekindor ve belki de “Hokkabaz”daki rolü ile birlikte bugüne kadar ki en güçlü drama performansını ortaya koyan Cem Yılmaz başlı başına filmi izleme sebebi.
Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; fakir bir ailenin varoşlarda yaşayan Pamuk adlı genç kızlarının öldürülmesinin arkasında yatan gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan bir grup polisin yaşadıkları ve bunların özel hayatlarına olan yansıması çerçevesinde kuruyor öyküsünü yazar-yönetmen Turgul.
Şener Şen emekli olmak için gün sayan cinayet masasının başı Ferman’ı canlandırıyor.İşindeki başarısından dolayı “Avcı” diyorlar ona.Ferman’ın hayatında işinin yanında bir de hasta bir karısı var.Ferman’ın yetiştirdiği İdris(Cem Yılmaz) onun sağ kolu.İdris Ferman’ı bir idol ve aynı zamanda bir baba gibi görüyor.Çaylak polis denebilecek Hasan(Okan Yalabık) ise evleneceği kız ile işi arasında kalmış bir genç.Pamuk’un cinayetini aydınlatma yolunda geçen her gün, bu üç karakterin hayatını derinden etkiler bir hal alıyor ve zamanla bir saplantıya dönüşüyor. Karakterler için, bu bir işten öte kişisel bir savaşa dönüşüyor. Özellikle İdris karakterini canlandıran Cem Yılmaz -ki onu filmde daha çok deli adıyla çağırıyorlar – saf ve hırçın Karadeniz erkeği tiplemesinde döktürüyor. Eski karısına hala aşık İdris. Ama bir türlü kendinden ödün veremediğinden ve öfkesini dizginleyemediğinden onu geri kazanamıyor. Şöyle bir sahne var filmde; İdris bir akşam, aralarında ilişki olduğundan şüphelendiği karısı ve Patronu’nu takip ediyor. Adamın eski eşinin evinden çıktığını görüyor İdris ve büyük bir öfke ile silahına sarılıp kapıya dayanıyor.O Karadeniz erkeğinin bir anda alevlenen hırçınlığı ile kafasına koyuyor eski karısını öldürmeyi.Tam bu sırada elektriklerler kesiliyor.Kadın İdris’e yaklaşıyor ve karanlıktan hep nasıl korktuğunu anlatıyor.İdris’in öfkesi bir anda yok oluyor ve bütün saflığı ile karısının hala kendisine aşık olduğunu düşünerek sarılıyor ona. Beş dakika önce evden çıkan adamı, oraya niye geldiğini unutuyor.Bunun gibi birçok sahnede karakterlerin iç dünyasına yapılan yolculuklar ve yansımaları var.Hasan’ın müstakbel kayınpederi ile yemek yediği sahne,İdris’in Hayde şarkısını tüm içtenliğiyle söylediği sahne ve Çetin Tekindor’un canlandırdığı büyük iş adamı Battal’ın, her şeye sahip olmanın bile bazı çözümlere yetmemesini kabullenmek zorunda kaldığı sahne gibi… Zaman zaman duyulan,öldürülen Pamuk’un iç sesi oldukça etkileyici olmuş.
Karakterlerin işin peşini bir türlü bırakamaması, bu tür insanların hayatlarında başka hiçbir şeye yer verememesi,oluşan saplantı duygusu,içlerinde bulundukları piskoloji çok başarılı bir şekilde yansıtılmış.Hasan’ın polisliği bırakması karşılığında, çok rahat bir hayat teklifi sunan Kayınpederi’ne evet demek için yaşadığı tereddüt, idris’in olayı açıklığa kavuşturmak için bir anlamda kendini feda edişi bunun en iyi örneklerinden.
Tabi filmin görüntü yönetimi için de ayrı bir paragraf açmak gerek. Özellikle giriş sahnesindeki nehir görüntüleri dudak uçuklatacak cinsten.Zaten genel olarak teknik açıdan çok başarılı bir yapım var karşımızda.Müzik kullanımı da çok yerinde ve etkileyici.
Böbrek nakli, maddi sıkıntı ve aile baskısı gibi toplumsal olaylara da ışık tutan film, olay örgüsü ve kurgu bakımından çok etkileyici olmasa da yukarda saydığımız artıları için izlenmeye değer bir yapım. olmuş.Ayrıca türünün en ciddi örneklerinden biri ve peşinden gelecek yapımlara ışık tutup,cesaret verecektir.
Yazar: Cenk Turgut
19 Aralık 2010 Pazar
"Moskova Petushki Yolun Sonu" --Venedikt Yerofeev
Geçtiğimiz Cuma günü Devlet Tiyatroları Stüdyo Sahne'de "Moskova Petushki Yolun Sonu" adlı oyunu seyretme imkanı buldum. Oyun için bir çok yönden farklı ve ilgi çekici diyebilirim.Türkiye'de alışılagelmiş oyun tarzından farklı olarak işitsel ve görsel bir çok efektin kullanıldığı oyun, Venya adında bir aydının sistem tarafından nasıl yalnızlaştırıldığını ve kendi içinde yaşadığı problemlerin soyutlaştırılarak seyirciye aktarılması amacını taşıyor.
Oyunu izlemeden önce Murat Çidamlı(Venya) ile yapılan bu röpörtajı okumanızı tavsiye ediyorum.
Röportaj için tıklayınız...
Çünkü oyunun alt metinlerin de anlatmaya çalıştığı bazı noktaları anlayabilmek bu oyunda çok kolay değil ve yaptığım araştırmalar, izleyen insanların çoğunun bu anlam verememe olayından dolayı güzel bir oyunu kötü lanse ettikleri sonucuna götürdü beni.
Oyunun biletleri için buraya tıklayınız...
Oyunu izlemeden önce Murat Çidamlı(Venya) ile yapılan bu röpörtajı okumanızı tavsiye ediyorum.
Röportaj için tıklayınız...
Çünkü oyunun alt metinlerin de anlatmaya çalıştığı bazı noktaları anlayabilmek bu oyunda çok kolay değil ve yaptığım araştırmalar, izleyen insanların çoğunun bu anlam verememe olayından dolayı güzel bir oyunu kötü lanse ettikleri sonucuna götürdü beni.
Oyunun biletleri için buraya tıklayınız...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





